Nurettin Erkan: Benim Resimlerim Direnişin Resimleridir


Röportaj:Scott Douglas Jacobsen

  • http://cultureproject/nurettinerkan.org.uk

  • Scott Douglas Jacobsen: Sizin işlerinizin kapsamı bu röportajın değinemeyeceği kadar geniş. Yine de sizin genel sanat tarzınız, çalışmalarınız ve son üretimlerinize değinmek istiyorum. Bir super kahraman orijili hikayenin başı gibi başlayalım.

    Çalışmalarınız bir bütün olarak insana odaklanıyor: bir kimlik, akıl, beden, duygular, duyarlık vb olarak insan. Neden bir bütün olarak insane odaklanıyorsunuz? Neden bir parçasına değil, ya da başka bir nesneye veya bir bütün olarak nesnelere değil?

    Nurettin Erkan: Teşekkür ederim iltifatınız için. Benim resimlerimin geneli bağlamında çok haklı bir soru bu sorduğunuz soru. Bunun bir çok nedeni var ve dolayısı ile de bir çok cevabı var. Mekan ve ona ait objeler, kendi karakterleri nedeni ile belli bir zamana veya uygarlığa denk düştükleri gibi, aynı zamanda bir tahakkümun da temsilcileridirler.

    Her objenin, bir zamana ve mekana aidiyeti temsil etmesinden dolayı, obje kullanılırsa bu zamansal veya mekansal aidiyetten sıyrılıp bütün insanlığı temsil eden bir öze ulaşmak sorunlu hale gelebilir, hatta imkansızlaşabilir de. İnsanın özgür haline ulaşmak gerekli benim için. Bu özgürlük ise bedenin direnişi ile donanımlıdır, nesnelerle değil. Beni ilgilendiren de bu direniştir.

    Benim resimlerim bir direnişin resimleridirler. İlk cevabım budur fakat konu bundan da karmaşık veya daha geniştir. Bedeni konu edinmek plastic bir estetik eğilim olmakla beraber felsefi bir durumdur da. Beden azımsanmıştır her zaman. Onlar hem bir direnişin, hem de en derin asimilasyonların, dilsizliklerin aktif alanlarıdırlar.

    Zihin üzerindeki şiddet biçimleri, asimilasyon politikalarında pek kullanışlı ve sonuç veren bir durum değildir, devlet bunu bilir. Bu nedenle devletlerin zindanlarında zihinsel şiddet ustaları yerine bedensel şiddetin ustaları görevdedirler. Devletler eli kanlı ve silahlıdırlar. Kimse lafla yaralanacağı olasılığı üzerinden kendi kültürel veya siyasal üretim sürecine, direniş biçimine oto sansür uygulamaz, fakat bedene yapılan saldırılar nedeni ile insan sesini tamamen kesebilir.

    Tekil özneler, direnişe geçtikleri taktirde, kendi bedeni üzerindeki şiddeti göze alsalar bile, devlet bu olasılığı hesaba katar ve daha korkunç tedbirler alır. Bu da, o tekil öznelere yakın kişilerin bedenlerine zarar vermektir ve bu, bireysel özgürlük ihtimalini ve aktivitelerini ortadan kaldırır.

    Bedene tecavüzün, insan bedenine saldırının bir silah olarak, savaşlarda kullanılması da bundandır. Bu nedenle devletin hedefinde yakın akrabalar, etnik ve dini yakınlığı olan bireyler, kadınlar, çocuklar vardır. Ayşe öğretmenin demir parmaklıklar ardına gönderilmesindeki limitsizliğin nedeni, hem bir kadının hem de bir bebeğin bedeni üzerinden gösterilen sopadır. Toplumun sesini kısma ve direnişini kırma eylemidir. Erkeklikten ibaret devletin kendi kendisini inşa etme ve koruma dürtüsü onun karakterinin ana yapısıdır ve bu yapıyı kutsar. Bu nedenle de, vatandaşlara ve özellikle de kadınlara asla hakikati söylemez ve hakikate yaşama imkanı tanımaz. Çünkü hakikati öğrenen insan, aynı zamanda devletin pisliklerini de öğrenir ve devletin yok olmasının nedeni haline gelir. Devletler kesinlikle halk düşmanı erkeklerden oluşur ve daima eli halkın bedeninde gezinir.

    Ayrıca benim resimlerimde mekanlardan ve o mekanlara ait objelerin genelinden arındırılmış olan beden, böylece kendisine ait hakiki bir zaman ve mekana da kavuşma şansı veya ösgürlüğü edinir. İnsan zamanıyla çelişik değil midir. Kim kendisini yabancı hissetmez ki her şeye karşı. Hatta kendi bedenine de karşı. Yalnızken kendinizin çıplak haline bir aynada baktığınızda görürsünüz, orda duran, hiçbir zamana ait olmama direnci gösteren bedeninizi. Zamanın bütün çelişkileriyle başa çıkmaya çalışan bedeninizi. Yaşsızlığını, ağırlığını, acısını, duygusunu vs. Sonra evinizden çıkmak için üzerinize 21. yy pantolonu ve gömleği giyip çıkarsınız.

    O nedenle benim resimlerim nü değildirler ve hatta çıplak da değiller. Çünkü onların tenleri bir kumaşın altından görünen ten değil, bir kaya ile özdeşimde olan çok daha gerilerdeki bir “ben”e doğru yapılanmya çalışan bedenlerin resimleridirler.

    Scott Douglas Jacobsen: Sanat yeteneğiniz size göre nerede başladı?

    Nurettin Erkan: Bu sorunuz da çok sorulan bir soru olsa da, bendeki cevabı biraz farklı olacak. Bütün türkçe bilmeyen çocukların yaşadığı bir hikaye, bunu mutlaka anlatmam gerekir. Ben ilkokula başladığımda türkçe bilmezdim, bölgemizdeki kürt çocuklarının genelinin karşı karşıya olduğu bir durumdur bu. Hem konuştuğumuz dil, hem de konuşamadığımız dil ile sorunumuz yok sayılırdı ve hala da öyle. Türkiye’de değişen bir şey yok. Hatta malumunuz daha da korkunç bir yere doğru gidiyor. Bundan dolayı okula devam eden çocuklar, okul ile aile arasında, soyut bir yerde yapılanmaya başlarlar. Bu aslında bir yalnızlaşmanın da hikayesidir. Bu çocuklar zamanla hem okul ve onun arkasındaki devlet ve hem de aile ile yabancılaşan birer multilingual bireyler olurlar.

    Bu okullardaki beden eğitimi, müzik dersleri veya resim gibi dersler bu çocukların ilk ilişki kurdukları derslerdir doğal olarak. Çünkü bunlar daha anlaşılır dillerle donanımlıdır. Benim ilk anadilim olan kürtçeden sonra ilişki kurduğum ortak dil resimdir. Daha sonra kürtçe diline eklenen zazaca ve türkçe dilleriyle beraber edindiğim bu üç dilin paralelindeki dördüncü dilimdir. Dördüncü anadilimdir diyemem ama çocukluğumun dillerinden biridir resim. Bana iletişim kurmanın başka bir yolunu açan dil de bu resim dilidir. Resimle ilişkim böyle başladı ve aslında bu ilişkinin en güzel yılları da onu ilk kullandığım yıllardı itiraf etmek gerekirse.

    Scott Douglas Jacobsen: Leonardo Da Vinci’den esinlenerek kadın ve zamana odaklandınız. Leonardo Da Vinci’deki esintiniz neydi? Bu esinlenme zaman ve kadınla nasıl ilişki kurdu?

    Nurettin Erkan: Da Vinci çok etkilendiğim ressamlardan biridir evet. O bir rönesans klasik ressamıdır ama bana göre aynı zamanda sanat tarihinde en iyi surrealist resimleri yapan ressamdır da. Bize anlatılanlardan çok daha fazla şey söylemiştir ama pek bilmeyiz. Teknik manada, Da Vinci’nin resimlerinde ilk etkilendiğim şey renk tonlarıydı. Londra’daki “kayalıklar bakiresi” ni ilk gördüğüm zaman tam anlamıyla şok olmuştum. İnsan teni için kullandığı ton kesinlikle insan teni ile sınırlı olmayan bambaşka bir şeydi. Hatta insan teni değildi. Bu ten için aklımdan rüzgar gibi kavramlar uçuşmuştu. Daha sonra da, onun figürlerinde, kadında erkek, erkekte kadın tartışması dikkatimi çekti. Son akşam yemeği hakkında da buna benzer tartışmalar var. Paris’te Mona Lisa’yı ilk gördüğümde de, onun arkasındaki erkeğe bakmaya çalıştım söylentilerden etkilenmeden. Bu açıkçası çok zordu ve Louvre Müzesi’ndeki kalabalık, Mona Lisa’ya doğru düzgün bakmaya izin vermiyordu. Ama Mona Lisa’nın küçücük bir aralık yerden size ufak bir bakış atması yeterli, onu asla unutmamanız için. Son zamanlarda ise “son akşam yemeği” ile zaman geçirmeye çalıştım. Bildiğiniz gibi tamamen erkek figürlerden oluşuyor bu resim. İsa ve havarileri. Ben bu resimdeki erkek eğemen yapının, erkeklik kültürünün yıkılacağı tarihin dönüm noktasına sembolik olarak konulmasından yanayım. O nedenle muhakkak bu resme karşı yeni bir resmin de yapılması gerektiğini düşündüm. Pop kültürde bu resimlerle sayısız kez oynanmıştır bilirsiniz ama ciddi bir versiyondan bahsedemeyiz. Ben, tamamen kadınlardan oluşan bir versiyorunu yaptım. Bunun için çok fazla gerekçem var. Erkeğin veya daha çok erkekliğin dünyaya ne yaptığı ortada. Tarih gizliden gizliye dinamiklerini inşa ediyor ve erkekliğin iflasını kuruyor, kuracak. Nazi almanyası bir erkeğin hastalıklları ile inşa olup erkeklik üzerinden dünyayı derinden yaraladı, Mona Lisa Louvre Müzesi’nden bütün gülümsemesi ile zamanı derinden aydınlatmaya devam eden kadınlığın en büyük sembollerinden biri olabilir. Gelecek ondadır, o nedenle zamanın nabzını Mona Lisa tutar.

    Bütün bunlardan dolayı son akşam yemeği resmini yaptım, hem zamanımızın sanatının ruhuna hem de kürt hareketindeki kadının rolüne bir gönderme olarak aklıma geldiği için yapmaya karar verdim.

    Scott Douglas Jacobsen: 2016’da, İstanbul’daki “Imge ve Beden” sunumu ne hakkındaydı?

    Nurettin Erkan: “İmge Beden” sergisi Bora Koleksiyonu'ndan özel bir seçkiyle hazırlanmış bir serge imiş ve benim bu sergiden sonradan haberim oldu. Sergi hazırlığı esnasında Amerika’daydım. Sergi ile ilgili dökümanlara Summart sitesinden ulaştım. Summart sanat kurumunun kolleksiyonunda eserlerim var ve sergiye bu kolleksiyondan eser seçilerek konulmuş. Bu seçki bedeni konu olarak işleyen ressamlardan oluşmuş. Sadece bu kadarını biliyorum maalesef.

    Scott Douglas Jacobsen: İnsanın nihai doğası size göre nedir?

    Nurettin Erkan: İyisiyle kötüsüyle insanın ilkel doğası bellidir ama kastettiğiniz nihai doğa, öngördüğümüz bir doğadır sanırım, hayal ettiğimiz, arzuladığımız bir doğa. Belki bu nedenle doğa bile diyemeyiz buna. Belki bir rüya bir ütopya. Mesela eşitliği inşa etmeye çalışıyoruz, bütün cinsiyetlerin eşitliğini, insanlığın bütün değerlerinin eşitliğini. Yaşadığımız ekosisteme karşı sorumluluğu ve eşitliği inşa etmeye çalışıyoruz. Milan Kundera bir romanında ‘’kadın erkeğin geleceidir’’ diyor. Bunu tekil erkek hakkında söylediği gibi bence bütün insanlık adına da söylüyor. Yani gelecek kadınlıkla veya feminen olanla kurulacaktır demeye çalışıyor. Buna ben de inanıyorum. Biz erkekler veya erkeksiler hiçbir şeyin geleceği değiliz. Eğer ilerde bir doğa inşa edeceksek bu kesinlikle feminen bir doğa olacaktır. Rojava devriminin kadın karakteri bu nedenle dünya için bir umuttur. Rojava devrimine global dünyanın sağırlığı veya düşmanlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Kapitalizmi sermayeyi rahatsız eden ciddi bir uyanışla başlayan bir devrimidir. Kadınların en ön safta olduğu bir devrimdir. İnsanlığın geleceği olabilirler onlar. Belki nihai doğamız da kadınların kuracağı bir dünyada oluşacaktır.

    Scott Douglas Jacobsen: İnsanın mücadelesini (örneğin dünya okyasunda “ben”in iddiası) ne tanımıyor/ örnekliyor?

    Nurettin Erkan: Mücadelenin, direnişin kendisi zaten insanı ve hayatını tanımlıyor sanıyorum. Muktedir sisteme ve onun bütün baskılarına, manipulasyonlarına karşı direniş sergilemeyen insan tanımsız veya “ben”siz insan sayılabilir. “Ben”imiz ya kuşatılmıştır ya da direniştedir. “ben”in bilinci direnişin başlangıcıdır kanımca ve kendini bedende dışarı vurur. Daha önce de söylediğim gibi, beden direnişin alanıdır ve dünyada inşa etmek istediğimiz eşitlik ve özgürlük için her türlü mücadele orda nesnelliğini bulur.

    Scott Douglas Jacobsen: “Ben”in en iyi metaforik temsilini ne olarak düşünüyorsunuz?

    Nurettin Erkan: Beden. Bedenin en ufak bir detayı veya haraketi “ben”imiz için birer ipucudur diye düşünüyorum. O nedenle bedeni konu edinmiş resimler başarılı olabilirlerse insane dair en derin izlerin olduğu resimler olurlar. Buna en çok etkilendiğim ressamlardan bir diğeri olan Lucien Freud’un resimlerini örnek gösterebiliriz.

    Scott Douglas Jacobsen: Bugünkü sohbetimizle ilgili başka nihai duygu ve düşünceleriniz var mı?

    Nurettin Erkan: Hayır yok. Çok teşekkür ederim.

    Scott Douglas Jacobsen: Zamanınız ve görüşme fırsatı için teşekkürler, Nurettin.

    >>>>