NURETTIİN ERKAN'IN RESİMLERİNDE BEDEN VE TAŞ

Lütfiye Bozdağ/İstanbul-Türkiye 2010 

Nurettin Erkan’ın resimlerinde; canlı bir varlığın bedensel gerçekliği ile cansız bir varlığın fiziksel gerçekliği, “beden ve taş”  iki ayrı kavram bir arada. 

“Beden ve taş” arasındaki metaforik ilişki, tarihin en eski dönemlerinden beri söylenegelen mitolojik öykülerin ve inanışların vazgeçilmez konularından biri. Hayatın ve tarihin gizli sırlarına sahip olan taşlar, eski uygarlıklarda önemli bir yere sahipti. “Taş, en eski çağlardan beri büyü ve kutsallığın metaforu olmuş, tanrısalsallıkla bir arada düşünülmüş, sağlamlığı ve dayanıklılığıyla, sürekliliğin ve kalıcılığın sembolü olmuştur. Günümüze ulaşan eski medeniyetlerin tarihsel tanıklığını sürekliliğe dönüştüren taş, doğadaki sert ve dayanıklı yapısıyla, bu gün bile uygarlığın metaforu olarak kabul edilir. 

Zamana karşı direnen taşlar, tarihin en kalıcı belgeleridir. Taşın biçimlendirilmesi üzerinden varolan sanat eserleri, üzerinde insanın el izi olan belgeler olarak, tarihe ışık tutan, geçmişten geleceğe uzanan bağlantılardır. Birçok uygarlığın yazıtlarına mekânlık etmiş taşlar, bir taraftan tarihin belgeleyici aracı, diğer taraftan mimariye olan varlıksal katkısıyla binlerce, on binlerce yıllık tarihselliğin yaşatılması ile mimesis olarak, hafızanın sanatsal üretimi bakımından her zaman önemli olmuşlardır. Tarih boyunca taş, tapınma amaçlı heykellerin araçsallığında iktidar gücünü temsil etmiş, dini inançlarda tapılan kült olmuş, gücün kutsiyetinde saygı nesnesi olmuş, dinsel ayinlerde de önemli bir ritüel nesnesi olarak yer almıştır. 

Taş ve beden arasındaki metaforik ilişkiyi anlatan en ünlü efsane ise insanın taşa dönüşmesini anlatan Medusa efsanesidir. Medusa, öylesine güzel bir genç kızdır ki bütün tanrıçalar onu kıskanır. Tanrıça Athena da onu çok kıskanmaktadır. Denizlerin tanrısı Poseidon ise Medusa'ya hayrandır. Başı öylesine dönmüştür ki bir gün Athena'nın tapınağında Medusa'ya zorla sahip olur. Bu durumu kendisi için aşağılayıcı bulan Athena, Medusa'yı Gorgon yaparak cezalandırır. Medusa çok çirkinleşmiş, saçları yılana dönüşmüştür, yüzüne bakanlar taş kesilmektedir. Medusa insan olduğu için ölümlüdür. Athena, Medusa’yı Gorgon yapma cezasını az bulur ve Medusa'nın başını kestirir. Başı kesildiği anda Medusa'dan sıçrayan kan damlaları Libya çöllerine düşer ve birer yılana dönüşürler. 

“İnsan ve tarih” arasındaki ilişki, “beden ve nesne” arasındaki ilişki, Nurettin Erkan’ın resimlerinde “beden ve taş” serisiyle, her iki öğenin de kendi başına bir tarihselliğe sahip olduğunu ve zamanın araçsallığında bir dönüşümler ilişkisi barındırdığını gösterir. 

Bedenin cisimsel yapısı, en somut haliyle, taşın mutlak gerçekliğine denk gelen bir paralellik ilişkisi oluştururken, bedenin; ruh ve zihin boyutu da taşın tarihsel bellek oluşturan boyutuyla aynı paralelde mimesis olarak, hafızanın nesnelliğine araçsallık eder. 

Öte yandan sanatçı, beden ile bellek arasındaki ilişkinin geçici bir ilişki olduğunu vurgular. Beden varolduğu sürece belleğe sahiptir, bedenin yokluğu belleğin de yokluğudur. Ancak uygarlığın nesnesi olan taş, belleğin sanatsal yaratımıyla bin yıllardır varolagelmiş tarihsel ve kültürel devamlılığını sağlayan belleğin nesnesi olarak önemli bir yer tutar. 

Taşın sağlamlığı ve kalıcılığına karşın her an ölümle burun buruna olan insanın geçiciliği yine beden ve taş arasındaki karşıtlık ilişkisine denk gelir. Taş, tüm sağlamlığı ve kalıcılığıyla varlığı, beden ise ölümle her an yok olmaya mahkûm, geçiciliği sembolize eder. 

Erkan’ın resimlerinde maddesel bir kütle olarak kurgulan beden, her türlü duygudan, ruhtan arınmış nesneler olarak tasvir edilir. Kadının tüm yuvarlak ve yumuşak hatlarına karşın beden, geometrik formların katılığında, kesin, köşeli ve sert yapısıyla, canlı bir varlıktan ziyade cansız bir varlığa, medusa mitindeki gibi “taş kesilmiş beden”lere işaret ederek kadının metalaştırılmasını sorgular. 

Sanatçı, çağdaş simgelerle donattığı kadın figürlerini heykelsi bir anıtsallık içinde sunarken, aynı zamanda kadının, tarihsel süreçteki varoluş mücadelesini, doğa ve kültür ilişkisi içinde de sorgulamaktadır. Resimlerinde cinsel kimliğinden arındırılmış kadın figürleri eylemsiz ve durağan halleriyle dişil erotik çağrışımlardan arınmış, eril arzunun nesnesi olmaktan uzak kadın imgesine değil insan’a gönderme yapar. 

Kimliksiz bedenler inşa ederek, bedeni organsal unsurlardan, sabit kalıplardan uzaklaştırarak serbest bırakmak, cinsiyetçi görünümünden kurtarmak ister, böylece beden tıpkı taş gibi nesnel bir süreklilik düzlemi içinde objektif kimliğiyle var olur. Sanatsal anlayışını sadece kendi düşüncelerini ifade etme aracı olarak görmeyen Erkan, alışılmış kodları ve biçimleri yıkma yönünde de kışkırtıcı olabileceğini ortaya koyuyor. 

Yüzyıllarca beden algısını belirleyen kavramların başlangıç noktası cinsel kimlikti. Beden ortaçağda aşağılanmış, dinin katı kurallarına maruz kalmış, günahın kışkırtıcı nesnesi olarak cezalandırılmıştı. Rönesans’la beraber estetiğin nesnesi olan beden, resim ve heykel sanatının idealize edilen vazgeçilmez güzellik nesnesiydi. Sanayi devrimiyle birlikte bir makine gibi görülen beden, etten ve kemikten sıyrılmış, saatle çalıştırılan bir makineye indirgenmiş, duygu ve düşünceden, zekâdan soyutlanan beden, sadece çalışmaya, daha çok üretmeye endekslenmiş emeğiyle, iş gücüyle kapitalin nesnesi olmuştur. 

Nurettin Erkan, resimlerinde bedeni, bireysellikten uzak, tüm kütleselliğiyle, diğer öznesiz bedenlerle bir arda kolektif bir var oluş halinde sunuyor. Doğaya ve evrene ait bir var oluşun içinde cinsel kimliğinden vazgeçen beden, insan kimliğine bürünen bir anlam yolculuğuna götürüyor, izleyiciyi. 

Beden ve “taş” arasındaki karşıtlık ilişkisine dikkat çeken sanatçı için, evrenin yasaları içinde vücutta meydana gelen fiziksel ve kimyasal değişiklikler, bedenin gücüne ve kalıcılığına indirilmiş bir darbedir. Bir taraftan hayatın kalıcılığına fiziksel olarak tutunamayan beden, diğer taraftan ideolojilerin hayatı adaletsizce sistemleştirmesine de vicdan olarak tutunamaz. Bu anlamda evrenle içsel ve dışsal bir bağlantı, sağlam bir kalıcılık ilişkisi kuramayan beden, acizlik içinde evrenin sonsuz boşluğunda bir sarkaç gibi salınıp durmaktadır. Bedenin uzay boşluğunda asılı duran suskun, hareketsiz figürleri sarsıcıdır. Öznesiz bedenlerin yarattığı bu travmayı kendisiyle empati kurarak izleyen seyirci, derin ve sarsıcı bir psikozla yüz yüze gelir. Bu görüntü, öznesi olmayan, cinsiyeti olmayan bedenlerle dolu bir tiyatro sahnesi gibidir. Sahnenin boşluğunda kimliksiz bedenler rollerini oynamış, tüm sözlerini söylemiş, oyun son bulmuş, sessizliğin içinde güçlü bir sorgulama başlamıştır. 

Nurettin Erkan; “Beden ve Taş” serisinde, iç-dış, varlık-yokluk, geçicilik-kalıcılık gibi karşıtlıkları vurgularken, psikolojik bir mekânsızlık, zamansızlık yaratarak nesnelerin ve bedenlerin içini boşaltarak, onların yeni oluşumları üzerinden yeni anlamlar örgüsü örerek izleyicinin gerçeklik duygusuyla oynuyor. Sanatçı kendine ait metaforik simgelerle donattığı bedenleri, tarihsel bir perspektiften günümüze kadar getirerek beden metaforuyla biçimin içini boşaltıp başka bir biçime başka bir anlama nasıl öykündüğünü gösterir. 

“dünyada bir durum olarak beden ona ne içerden ne de dışardan dayatılmış bir nesnel yapıya indirgenebilir”, diyen varoluşçu görüşe gönderme yapan sanatçı, cinsiyetin bir önemi olmadığını, “taş ve beden” serisiyle yalnızca kadın sorununa değil, “bellek ve beden” kavramıyla yaşama ve varoluş mücadelesine, evrene ve kültüre ilişkin daha sorgulayıcı bir tavrın izlerini sürer.