Varlık ve Kimliksizleşme Süreci 

Levent Çalıkoğlu  (2003) 

Ilk izlenimde duyumsanan belirgin tüm anlam çözümlemelerine ve biçimsel referanslarına karşılık, Nurettin Erkan’ın resimlerinde beliren sürekli bir oluş ve doğum haline gebe amorf  beden imgelerinin, esasen kendileri dışında hayali pek çok kavramsal “boşluğa” işaret ettiklerini düşünüyorum. Soyut aklı reddeden her türlü ontolojiye karşı bir seferberlik halini hatırlatan bu imgesel bedenler, kimi zaman romantik bir boşlukta salınarak, kimi zaman da üzerimize sıçrayacak kadar yüzeyden dışarıya üç boyutlu hacim çıkıntısı yaparak, bizi, düşüncenin ve onun karşılığına dönüşmek isteyen resimsel bir eylemin ilk hâllerine gönderiyorlar. Çizgisel ve boyasal olarak gövdeleri üzerine öbeklenen ve kendileri dışında “öteki” hâllere olanak tanıyan bu derisiz bedenler, algılamada ortaya çıkabilecek farklı gerçeklik ve ruh hâllerini kışkırtıyorlar. Varlık olmak için devinen bu kimliksiz bedenlerin birbirleri içerisine sokulmaları hem “insani” bir temas fikrini vurguluyor hem de tenin ortadan kalktığı sınırda, dokunmanın nedenlediği büyük bir varoluş zincirini harekete geçiriyor. Tam da bu noktada, rollerine ve kimliklerine dair hiçbir öneri getiremeyeceğimiz bu kahramanlar için -bir ucu bize ulaşan- Borges’vari bir otobiyografi sorunu beliriyor: “Kimdim? Bugünün şaşkın beni mi, dününki mi, unutulmuş yarınınki mi, öngörülemez olan mı? Yoksa hepsini bir aynadan izleyen diğeri mi?”. Bazen boyasal bir karışıklıkta kaybolan bazen de cinsiyetsiz bir imge olarak tek başına öne çıkan bu bedenler farklı rollere bürünerek, soru işaretlerini çoğaltıyor, asıl olana vurgu yapar gibi görünürlerken hemencecik oradan sıyrılmamıza ve uzaklaşmamıza neden oluyorlar. 

Kimi okur için postmodernist bir zihin jimnastiği olarak algılanabilecek bu benzetme trafiği, anlamsız bir çözümleme stratejisi gibi görülebilir. Açıkça söylemeliyim ki ben de, Nurettin Erkan’ın resimlerini, kavram dalgaları arasında kaybetmek istemiyorum. Fakat biçimsel dili ve atmosfer önerisi ile sosyo-kültürel kavram ve söylemler arasında öyle bir kemikleşme hissediliyor ki, birini gözardı ederek diğer noktayı çözümlemek pek akıllıca görünmüyor. Bu yüzden ilk etapta bu bedenlerin çıkış gerekçelerini, daha sonra da -istememiş olsa dahi- örtüştüğü ve tetiklediği söylem katmanlarını işaretlemeye çalışacağım. 

Kanımca sonsuz ve değişmez bir beden bilgisinin kökeninde yatan esas yapıyı keşfetme arzusunun yönlendirdiği bir resim dili var karşımızda. Değişimin, parçalanmış ve kaotik bir bilinç akıntısı yarattığını bilen ve bildiği için bu baskın güce karşı koymaya çalışan bir sanatçının hayalgücünün ürünü bu derilerinden sıyrılmış bedenler. Şüphesiz Erkan’ın amacı, dip dalgıçlığı ile evrensel ve ebedi hakikatlere ulaşmak değil. Sınıflandırmacı ve kendi dışında başka söylemlere yaşam şansı tanımayan anlatıların genelleyici olduğunun farkında. Bu nedenle her şeyin tek bir ideale bağlandığını ya da bu sayede ayakta kaldığını söyleyen üst-dil, üst-anlatı ya da üst-teorilerden uzak duruyor. Modern yaşamın derin kaosuna ancak kendi gelişim eğrisinin teknik ve imkânlarına odaklanarak karşı konulabileceğini düşünüyor. En küçük olasılıklarda (çizgi, renk, kontur...) dahi kendi olmaya çalışıyor. Her türlü bastırma, sıkıştırma ve direnç, son kertede izini mekan olarak bedende görünür kılacağı için, onu yapıtının temel öğesi olarak görüyor. Ona göre, aklın yönlendirdiği her türlü totalleştirici gücü ortadan kaldırmak için bir direniş mekânı olarak beden üzerinde bekinmek bir tür meydan okuma göstergesi. Bu nedenle, içerisinde öze ait değişmezliği ve sonsuzluğu barındıran beden, tek ve ana amaca dönüşüyor. Modern hayatın gelip geçiciliğine ve bir süre sonra çıkış gerekçesini nedensizleştiren değişim gücüne karşı ısrarla beden bilgisini kutsamaya çalışıyor. Vadedilmiş göz kamaştırıcı dönüşüm değerlerinin sahip olduğumuz her şeyi imha etme tehditine karşı duruşun imgesi oluveriyor bu bedenler. Durdurak bilmeyen bir çözülme, yenilenme ve kaotik değişimle yüzleşme isteğinin metaforuna dönüşüyor. Şüphesiz başka pek çok şeye işaret etmenin aracısı olan bu metaforun, gösterilmek istenilen şeyin yanı sıra tartışmanın terimlerini de etkileyen bir değişim girdabının içinden keşfetmek ve tanımlanmak zorunda olduğunu farkında Erkan. Bu nedenle hem beden-imgeleminin varlığını olumlatmak hem de onların bir bilgiyle sarmalandıklarını hatırlatmak için üretimini rastlantısal öğelerden kurtarıyor. Ayrıntıdan ve dünyevi referanslardan arındırılmış bir atmosfer önerisi içerisinde kendi hakimiyet alanlarına odaklanıyor. Bu arındırma işlemi öyle bir süzgece ulaşıyor ki, belki de sırf bu yüzden izlediğimiz onlarca imgenin aslında tek bir bedenin varlık ve şekil değiştirmiş hali olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Bir diğer deyişle beden, her şeyi yutan, fakat bu arada hem yuttuğunun içinde kaybolan hem de onu kendinden bir parçaya çeviren bir tür girdaba dönüşüyor. Bu her iki olasılığa açık yapı, kimi durumda sadece kendi bütünselliğini çağrıştırsa da imge-beden olarak ötekinin belirmesiyle birlikte merkez olmaktan uzaklaşmaya başlıyor. Bir namevcudiyet ya da elden ve gözden kayıp giden bir “şey” oluveriyor. Anlamın, iktidarın ya da eylemin kaynağı olmaktan kurtulup, bakan kişinin karar verdiği bir varlığa bürünüyor. 

Görüldüğü gibi özne olmaya giden yolda varlığını izleyicinin insafına bırakan bu bedenler, gerçek yaşamı hatırlatır nitelikte bir iktidar fenomenini analiz etmenin vesilesi olmaktadırlar. Dolayısıyla izleyicinin hüküm verme gücü iktidar fenomenini hatırlatmak için bir tür aynaya dönüşür. Özne olma yolunda hiçbir başarısı bulunmayan bu bedenler aracılığıyla Erkan, erkin insani cisimsellikle ilişkisini ve iktidarın tanzim ve tarif gücünü masaya yatırır. Bu sayede, iktidarın özne üzerindeki dışsal biçimsel etkisini değil benlik üzerindeki içsel nüfuz şeklini de gündeme getirir. Bedenin belli jestleri, eylemleri, vücutsal ilişki biçimleri ve iktidarın kendisini görünür kılmak için bir “vasıtaya” dönüştürdüğü olası tüm hâller, ressam tarafından canlandırılır. Bu, görünüşte mevcut olmayan ama sanatçı-birey olarak Erkan’ın halihazırda her eyleminde ensesinde ve fırçasının ucunda hissettiği bir iktidarın varlığına karşı çıkıştır. Birbirine bağlı bu karışık ilişki sistematiği içerisinde haklı olarak Erkan’da kendisini, iktidarın bakışının bir nesnesi olarak algılıyor ve kendi benliğinin yansıması olarak ürettiği bedenler üzerinde gözetim uyguluyor. Açıkçası bilinç, beden üzerinde iş görmeye devam ederken, kendisini açık seçik belli etmeyen bu baskının karşısına bireysel bir direniş hamlesi olarak yerleşmek durumunda kalıyor. 

Her ne kadar açık birer kimlik ve tekil varlıklar şeklinde isimlendirilemezlerse de bu bedenlerin birlikte yer aldıkları uzamsal zaman içerisinde, kendi aralarında geçen bir fiziksel varoluş süreci yaşadıklarını da düşünmek mümkün. Gerçeğin metaforik yansıması olarak belki de istemedikleri halde sımsıkı bir bağ inşa ettikleri söylenebilir. Daha da önemlisi, onları özne konumu ile birey arası belirsiz bir noktaya hapseden üreticisi için bu bedenlerin katılımcı birer insani varlık oluvermelerinin en önemli gerekçesi temas fikri ve dokunmaktır. Bu sayede, tenin ortadan kalktığı bir sınırda kendi aralarında yaşadıkları diyalog sahicileşir ve ortak uzamlarının bizim algıladığımız dünyanın benzeri olmadığı konusunda oluşabilecek soru işaretlerini ortadan kaldırmış olurlar. Öte yandan bu figürsel kahramanlar yaşayıp gitmekten çok, anlamak zorunda olmanın yükünü taşıyor gibidirler. Birbirlerini sürekli duymaya çalışıyor ve sesleniyor gibi durup bakmalarının gerekçesi budur. Kaldı ki bu anlama isteğinin ve anlam verme sürecinin, figürlerin katlanmak zorunda oldukları bir yazgı olduğunu, resimsel atmosfer bize sürekli hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma, izleyici olarak bizim açımızdan bir aynalaşma ve özdeşleşme süreci doğurarak bedenlerin bizlerden biri olabileceği duygusunu harekete geçirir. Fakat figürler arasındaki ilişkinin, bizim dünyasal karşı karşıya gelişimizden farkı, onların daha dolaysız, bir yabancının değil daha çok bir dostun ve kader birliği etmiş bedenlerin yan yanlığının getirdiği bir rahatlama hâli gibi duruyor. Neredeyse ezberledikleri bu mekânın içerisinde, birbirlerinin bedensel temaslarını da ezberlemenin rahatlığını yaşıyorlar. Merkezileşmeyen, ötekine de yaşam ve varoluş şansı tanıyan bu “arada” kalmış bedenler, bir benlik gösterisine girişmeden usulca iç içe girerek, maddi dünyada uzamsal nitel ayrımlara yol açan hallerin tam zıttı olarak güvenli bir biraradalık sergiliyorlar. Dolayısıyla bu uzamda nefes alabilmek, soru sormak ve dinlemek için her imge bedenin kabul ettiği ön koşul şudur: Çevremi saran beden-imgelere yanıt olarak bedenimin icra edebileceği bir çok eylem türü varsa eğer, aynı durum öbür bedenler için de geçerli olmalı. Bu sayede bedenim, dokunma ve temasla diğer bedenlerin eylemlerini yorumlasa dahi onların varlıklarına şüpheyle yaklaşmaz. Çünkü bilir ki, nitel farklılık tarafından karakterize edilen duyularımız maddi dünyaya aittir. Bu nedenle iktidarın hem totalleştirici hem de bireyselleştirici yapısı dışarıda sokakta, kent dokusu altında, dünyevi her türlü gönderimde bırakılmıştır. Bu olasılığı akla getirebilecek her türlü nesne, bir bütün ya da birlik duygusunu kışkırtan her türlü özneleşme süreci bu uzamın uzak durduğu özelliklerdir. Eğer bedensel kimlikten, cinsellikten ayrı bir aynılaşma sürece yaşanacaksa, bu ancak resimsel zaman ve mekânın sınırları içerisinde olacaktır. Çünkü gerçek iktidarın dünyasında bireyselleştirme stratejileri çeşitliliği, farklılığı ve tikellik taleplerini kışkırtır ve bu karmaşıklığı çözmek için işleyişi denetleyecek bir mekanizmaya ihtiyaç duyulacağını söyler. İlk hamle olarak da bedeni kontrol altında tutmaya ve dizginlemeye çalışır. Demek ki beden, olanaklı bir ihlalin ya da reddin bölgesidir. 

Kanımca Nurettin Erkan, bu ilişkinin bilincinde olarak olası tüm farklılaşmayı ve çeşitliliği yadsıyor, görünüşün farklı suretlerinin kendi içinde olsa dahi bir iktidar ilişkisi doğuracağını düşünüyor. Ve tam da bu nedenden dolayı aslında iktidar diye bir şey olmadığına inanıyor. Çünkü iktidar ilişkileri toplumsal şebekelerde, bireyler ya da gruplar arasında dönen ilişkilerde kök salar. Haklı olarak çeşitliliğinin olanaklılığı iktidar oyununun bir parçasıdır. İktidar teşvik eder, sevk eder, baştan çıkarır ve aynı zamanda yasaklar. Yasak, arzuyu kışkırtır ve bu olasılık zinciri katlanarak çoğalır. Sonuç itibari ile de iktidarın kendine ait sözü olması için, özne olmaya çabalayan öznenin dışında bir varoluşu yoktur ve olmayacaktır. Nurettin Erkan, benliğinin yansıması olan resimleriyle bu fikre sonuna kadar sadık kalmaktadır.